Yaşayan Tarihimiz İsmail Türe Ağabey Vefat Etti
24 Mart 2010 Çarşamba / 1947 yılında 16 yaşındayken Kestanepazarı’na öğrenci olarak gelen, uzun yıllar Kestanepazarı’nda yurt-idare müdürü ve ömrünün sonuna kadar yönetim kurulu üyesi olarak görev yapan İsmail Türe (79) ağabeyimiz, 24 Mart Çarşamba gecesi saat 01.00 sularında vefat etti. Cenazesi, 25 Mart 2010 Perşembe günü, öğle namazına müteakip Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camiinden kaldırılarak, Balçova Yeni Mezarlığına defnedildi.

İsmail Türe ağabeyimize Cenab-ı Mevla’dan rahmet diliyor, ailesine, yakınlarına ve camiamıza başsağlığı diliyoruz.

İsmail Türe, 1950 / Kestanepazarı'ndaki dönem arkadaşları, hocalar ve idarecilerle birlikte...
Merhum İsmail Türe: “Kestanepazarı’nın manevi kuruluşundaki vakfiyesini “din adamı yetiştirmek” olarak özetleyebilirim.”
Yarım asırdır Kestanepazarı’nın yaşayan tarihi olarak ülkemize hizmet eden İsmail Türe, ömrünü İslâma ve Kur’an talebelerine hizmette geçirmiş gerçek bir gönül insanıydı. Kestanepazarı’nda, kurumla ilgili her hangi bir konu hakkında danışma ihtiyacı olduğunda ilk başvurulan kişilerden biriydi. Kestanepazarı tarihiyle özdeşleştirilmiş emektar isimlerdendi. Kestanepazarı’nın 65 yıllık hizmet hayatında eğitime ve kurumun ufkuna yön vermiş bir aksiyon insanıydı.

Fidan Dergimizin 59. sayısında yayınladığımız röportajda hem kendisi hem de Kestanepazarı ile ilgili birçok bilgi vermişti. Bugün bu röportajı sizlerle bir kez daha paylaşıyoruz:
Fidan: Hocam. Yaklaşık yarım asırdır büyük bir vefa ile Kestanepazarı’na hizmet vermeye devam ettiniz. Kestanepazarı camiası olarak sizleri daha yakından tanımak istiyor, tecrübelerinizden istifade etmek, tavsiyelerinizi almak istiyoruz.
Öncelikle zat-ı âlinizi kısaca tanıyabilir miyiz?
İsmail Türe: Ben Gediz’de doğdum. 1931 doğumluyum. İlk tahsilimi Gediz okulunda, orta tahsilimi Kütahya’da tamamladım. Sonra da baba mesleğine yöneldim.
Babam “Dersiam”dı. (bugünkü karşılığı Profesör) Kazan’da doğmuş. Babam ailenin en küçük çocuğuymuş. Ailenin büyükleri babamı dini ilim tahsil etmesi için Hicaz’a yönlendirmişler. Babam hicazda 5 sene kalmış. Tahsilini orada tamamlamış. Ondan sonra da Hicaz Osmanlı topraklarından çıkıyor. Türkiye’deki devlet erkânı babama bir teklif sunuyorlar. “Malum, Hicaz Osmanlı topraklarından ayrıldı. Burada mı kalmak istersiniz, yoksa Türkiye’de mi?” Babam da tercihini Türkiye tarafına yapmış. Türkiye’ye gelince İstanbul Darü’l-Fünun’a kaydını yaptırmış. Orada da tahsilini tamamladıktan sonra diplomasını almış. Hatta diploma notu (9.16) neredeyse 10 varmak üzere.
Ve babam Gediz’in Efendi Köprüsü’ndeki köyünde annem ile evleniyor. Daha sonra kardeşim İshak ve ben dünyaya geliyorum. Babam bizlere ideali gereği peygamber isimlerini vermiş. Bana İsmail, kardeşime de İshak. İdeali de, bizi kendi sahasında yetiştirmek. Nitekim ben ortaokulu bitirdikten sonra, (Adana/Dörtyol) Erzin nahiyesinde bulunan Hicaz’daki hocasının yanına kardeşimle beni gönderdi. Orada bir bucuk sene kalabildim.
Biz Arapçayı orada öğrendik. Fakat mesafenin uzun, haberleşmenin zor olması sebebiyle 1947 yılında Kestanepazarı ismini duyduktan sonra ben oraya talip oldum.
Hacı Salih Efendinin medhini Gediz’de öğrendim. 1947 Eylül ayında kardeşim İshak’la birlikte Kestanepazarı’na geldik. 1950 yılına kadar ben Kestanepazarı’nda kaldım.
Bizim Kestanepazarı’nda okuduğumuz zamanlarda sıkıntılar çoktu. Tarhana çorbasına, bulgur pilavına talim ettiğimiz günler çok oldu. O sıkıntıları bizler çekmeseydik, Allah bizlere bu günleri göstermeyebilirdi. Onun için ne kadar şükür etsek azdır. Bundan sonraki duam, imanlı olarak ahirete göç edebilmek. Babama çok teşekkür ediyorum. Eğer babam beni bu sahada yönlendirmemiş olsaydı, Allah korusun buradaki İsmail Türe başka İsmail Türe olabilirdi.
Ve Rabbim bizleri dünyada acısıyla tatlısıyla bu güne kadar getirdi. Çok şükür ki emekli olduktan sonra bile Allah beni kimselere muhtaç etmedi.
Kestanepazarı’nda kalırken Diyanet’in açmış olduğu müezzinlik sınavına girdim. İzmir Hacı Mahmut Camiine müezzin olarak atandım. Orada 1 sene kaldıktan sonra askerlik görevim geldi. Askerliğimi Kütahya, Eskişehir, İzmir olmak üzere 3 yerde tamamladım.
Askerden geldikten sonra iş bulup çalışmalıydım. O zamanlarda din adamlarının maddi durumları iyi olmadığı için zenginin eline bakma gibi bir söylenti vardı. Bu sebeple “din adamı olmayacağım” diye bir karara vardım. Ve ticarete atılmak istedim. “Her şey rızkın temeline bağlı” derler ya benim bir türlü ticarette yüzüm gülmedi. Evvela ticareti öğrenebilmek için tezgâhtar oldum. Fevzipaşa bulvarında kavaflar çarşısı vardı. Anadolu tabiriyle hırdavat eşyaları satan bir yer vardı. Orada çalışmaya başladım. Ve o esnada zamanımı iyi değerlendirebilmek için İzmir ticaret lisesinin açtığı muhasebe kursuna da katılıyordum. İngilizce üzerine Türk-Amerikan Derneği’ne kayıt oldum. Orada çok mesafe kat ettim. O sırada NATO bir imtihan açtı. Sınava girdim. Ertesi günü işe kabul edildim. Babam, benim yabancıların içinde kaybolup gitmemden korkuyordu. Bu yeni işi hiç onaylamıyordu. Ama bir şey de demiyordu. Babamın dualarıyla olacak ki oraya hayır dedim.
Netice itibariyle 1959’da Kestanepazarı eleman arıyordu. O günlerin parasıyla tezgâhtarlıktan ayda 600 bin lira para alıyorum. İyi bir para. Kestanepazarı eleman arıyor ama 250 bin lira veriyor. Babam, benim Kestanepazarı’na gelmemi istiyor. Ben evliyim, ev kirası veriyorum. Bana bu 250 bin lira nasıl yeter? Zaten 200 bin lira ev kirası var.
Babam, “Oğlum, sen ticaretten binlerce sandık dolusu para toplasan, benim yanımda şu kadar (işaret parmağıyla gösteriyor) değeri yok. Ama şu Kestanepazarı’na gelince, o çocuklara bir iki satır bir şeyler öğretsen, hem sana hem de bana yeter” dedi. Bu, aslında çok basit gibi gelebilir ama ben de “peki baba” dedim.
15 eylül1959’da Kestanepazarı’na geldim. Benim idealim, okuduklarımı okutabilmek. O zamanlar Nuri Akay ile beraberdik. Ali Rıza Güven ile ilk de defa tanışıyorum.
Ben eğitim ve öğretimi tercih ettim. Gerçekten de o zamanlar çok güzel bir seviyeye ulaşmıştık. O dönemde şu hocanın talebesi bu hocanın talebesi diye bir bölünme vardı. Bunlar idare heyetinde de vardı.
Siyasi partilerden de insanlar vardı. Ama onlarda güzel bir davranış vardı. Kapıdan içeri girdiklerinde, siyaseti kapı dışında bırakırlardı ve bu prensipte hep sabit kaldılar.
1960 ile 1964 yılları arası Kestanepazarı’nın zirveye ulaştığı bir tarihtir. Kitapların çokça okunması, hatta o dereceye geldi ki “Feraiz” ilmi bile okutulmaya başladı. Malumunuz Feraiz, İslam hukukunda mirastır. Öyle bir konuma gelindi ki Kestanepazarı öğrencileri kendi aralarında “Kestanepazarı Üniversitesi” diyorlardı.
Çalıştığım dönemlerde mesaiyi hiçbir zaman hesap etmedim. Çocuklarla ilgilenmem, onları sevmem hat safhada idi.
Fidan: Kestanepazarı’nın büyüme serüveniyle ilgili neler söylersiniz?
İsmail Türe: Kestanepazarı’nın genişleme metodunda Yaşar Tunagür Hocanın büyük rolü vardı. İzmir İmam Hatip Lisesi çok küçüktü. Onun için yeni mekânlar düşünüyorduk. Mustafa Urcan bize İmam Hatip Lisesinin yapılması için 3 bin metrekarelik arazi verdi. Ama arazi dar olduğundan, ileriki zamanlarda binaların arasında kalacak diye düşünerek arazi satın almaya karar verdik. Sonra 20 dönümlük bir araziyi bir kadından, 200 bin liraya satın aldık. Bu isabetli bir karardı bence. 14 dönümünü de Ömer Lütfi Akat bize bağışlayınca 34 dönümlük bir arazi oldu. Bugünkü İmam Hatip Lisesi ve yurtlarımızın bulunduğu yerleri Ömer Lütfi Akat bize bağışlamıştı. Tabi daha sonra belediye yanlarından kırpa kırpa şimdiki hali kaldı. 20 dönümünü İlahiyat Fakültesine bağışladık. Daha sonra İmam Hatip Lisesini biraz daha genişletmek istedik ama bize 1 metre bile vermediler.
Fidan: Kestanepazarı’nın çalışma sistemi ve öncelikleri sizce nelerdir?
İsmail Türe: Kestanepazarı’nın ideali bellidir. İlim adamı yetiştirmek. Diyanet camiasının yanında Milli Eğitim Bakanlığı’na da eleman yetiştirmek.
Benim titizlikle en çok üstünde durduğum nokta, din adamı yetiştirmek konusudur. Hatta zaman zaman bazı yönetici arkadaşlarımız düz liseye öğrenci gönderelim diyorlardı. Ben de onlara, bizim amacımızın din adamı, ilim adamı yetiştirmek olduğunu hatırlatıyordum. Sıradan bir memur yetiştirmek kolaydır. Ancak din adamı, ilim adamı yetiştirmek oldukça zordur.
Kestanepazarı emsallerinin içerisinde ayrıcalığı olan bir kurumdur. Ve hala bu ayrıcalıklı konumunu devam ettirmektedir. Bugün Türkiye’nin hangi iline gidilirse gidilsin muhakkak devletin belli kademelerinde görev yapan Kestanepazarı mezunları bulunur.
Fidan: Hocam, Kestanepazarı’ndaki eğitim sisteminden bahseder misiniz?
İsmail Türe: Kestanepazarı’nın iki ana bölümü vardır. Hafızlık ve Arapça bölümü. Kestanepazarı’nda Arapça tedrisatına verilen takviyeleri ihmal etmemek lazım. Arapçası olmayan bir öğrencinin dini kaynaklara inmesi mümkün değil. Tabi bunun yanında öğretmenlerin seçiminde de dikkatli olunması gerekir. Pedagoji bilmeyen bir öğretmen, öğrenci arasındaki problemlerin artmasına neden olabilir. Tabi ki bütün bunlar, Kestanepazarı’nın bugünkü imkânlarla olabilecek bir iş.
Fidan: Kestanepazarı çalışma sistemi gereği bir vakıf konumunda. Kestanepazarı Kurumları’nı gelecek kuşaklara nasıl aktarmalıyız ve Kestanepazarı’nı gençlere nasıl anlatmalıyız?
İsmail Türe: “Vakfiyenin hükmünü ihya etmeyen adam, bedduasını almaya hak kazanmıştır” diye bir söz vardır. Kestanepazarı’nın manevi kuruluşundaki vakfiyesini “din adamı yetiştirmek” olarak özetleyebilirim. Bunun yanında tali işler de vardır. Ancak Kestanepazarı’nda okuttuğumuz kişilerin içinden her dönem mutlaka din adamı çıkması lazımdır. Tabii “din adamı” deyince, İslamı iyi bilen ve öğreteni kastediyorum.
İslamı bilen ve öğreten din adamlarının mutlaka Kestanepazarı’nda yetişmesi lazım. Ancak bu şekilde verilmiş olur Kestanepazarı’nın hakkı.
Kestanepazarı’nı kuranlardan Ali Rıza Güven, Hacı Raif Cilasun, Hacı Ahmet Tatari, Hacı Salih Efendi, Hacı Nuri Sevil bu zâtlar fiilen çalışmış, keselerini açmış ve din adamı yetiştirme şartını koşmuş. Ben bu mesajı bizzat aldım. Kestanepazarı’nın yıllar yılı okuttuğu öğrencilerden bu davaya ihanet eden olmamıştır. Ama bir tanesini duydum ki komünist olmuş. Yine bir öğrenci öğretmen olduktan sonra namazı bırakmış. Tabi ki sepette çürük yumurta olabilir. Bunlar da problem değildir. Her yerde olabilir.
Fidan: Dergimizin bu sayısında Kestanepazarı Mezunlarına ve mezunlar gününe yer ayırdık. Mezunlarımıza hitabınız nedir?
İsmail Türe: Kestanepazarı’ndan mezun olan her öğrenci, Kestanepazarı ile ilişkisini kesmemelidir. En azından gittiği yerlerden bize talebe göndermeli. Gerçekten de bunu yapmaları lazım. Ancak o zaman büyük bir sorumluluk yerine getirilmiş olabilir. Kestanepazarı öğrencisi gidip de başka bir cemiyete yardım edip Kestanepazarı’na yardım etmiyorsa, büyük bir vebal altındadır. İşte böyle kişilere bunların duyurulması gereklidir. Hiç değilse bizim mezunumuz bize öğrenci temin etsin.

